İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Şikâyetten Hikâyete

Bu yazımızı lisan-ı hâl ve lisan-ı kâl üzerine yazmanın faydalı olacağını düşündüm. Öncelikle bu kavramları kısaca açıklamamız konuya giriş açısından bize fayda sağlayacaktır. Lisan-ı kâl dediğimiz kavram konuşma dilimizi ifade ederken, lisan-ı hâl, hâlimizi bir diğer deyişle davranışlarımızı / eylemlerimizi ifade eder.

Lisan-ı hâlin (hâl dili) lisan-ı kâlden (konuşma dilinden) önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü biraz düşündüğümüzde konuştuğumuz şeylerle yaptıklarımız arasında bazen uçurumlar olduğunu fark edebiliriz. Birçoğumuzun hayatın birçok aşamasında ülkeyi kurtardığı, Dünya’ya çağ atlattığını tahmin edersiniz. Peki bu kadar konuşmamıza rağmen, olaylar niye böyle gelişmiyor gelin bunu biraz tartışalım.

Öncelikle bu yazımızın kapsamı ülkemizle sınırlı kalacaktır. Burada diğer toplumlardaki durumun nasıl olduğunu ele almayacağız.

Hâl dili ve konuşma diliyle ilişkili şekilde toplumumuzda yaygın olarak yaptığımız yanlışlardan ikisini burada belirtmek istiyorum. Bunlardan birincisi, pek çok şey için şikâyet etme alışkanlığımız, ikincisi ise konuşmamız ve eylemlerimiz arasında uçurum olması.

Günümüzde hayatımızı idâme ettirirken pek çok kişiyle, durumla ve olayla karşılaşıyoruz. Ve bu karşılaştığımız hemen her şey hakkında o kadar çok şikâyet ediyoruz ki ağzımızdan çıkan kelimeler bir bakmışız şikâyetten başka bir yere varmıyor. Böyle olunca da çoğu zaman enerjimizin azaldığını, şevkimizin kırıldığını, motivasyonumuzun azaldığını görüyoruz. Ve çok konuşuyoruz ama aslında konuştuğumuz / şikâyet ettiğimiz şeylerle ilgili çoğu zaman bir eylem planımız olmuyor.

Basit bir örnekle izah edecek olursak, üniversitede iken çok kez mesleki tartışmalara katıldığım oldu. Bu tartışmalarda çoğu kişi bir şeyler söylüyor, sorunları tartışıyor fakat iş çözüme gelince konuşanların çoğu orada duruyor. Konuşma elbette çok önemli, sorunları konuşmamız gerekiyor ama aksiyona çıkmayan bir konuşma ne yazık ki havada kalıyor. Ve acaba konuştuğumuz / şikâyet ettiğimiz şeylerin kaçı bizde var ya da yok?

Bunun nedenlerine bakacak olursak – naçizane görüşüm – ne kadar şikâyet etsek de o şikâyet ettiğimiz şeyin kapsamı dâhiline kendimizi almamamız ya da almak istemeyişimizdir. Bir konuda şikâyet ederken belki çözümler getiriyoruz ama o çözümü hep başkasından, diğerlerinden bekliyoruz. Oysa kendimizi de çözüm sürecine dâhil edebilirsek ve o şikâyet ettiğimiz şey üzerinde küçük ya da büyük fark etmez bizim de bir payımız olabileceğini düşünürsek işte o zaman işler farklı şekilde ilerleyebilir.

Çok güzel bir ülkede yaşıyoruz. Bütün şehirlerimizin kendine has özellikleri, güzellikleri var. Niye ülkemizi hep birlikte en iyi şekilde güzelleştirmeyelim ki? Üzerinde düşündüğüm durumlardan biri de ülkemizin bir ilerleme kaydedemeyeceği şeklindeki düşüncedir. Çoğu kez beklenir ki birkaç süper zeki insan çıksın ve bir anda ülkeyi geliştirsin. Oysa bunu düşünürken ve dile getirirken o gelişime bizim de bir katkıda bulunmamız gerektiğini unuturuz. Herkes kendi işini doğru yapmazsa bu gelişim nasıl sağlanabilir ki?

Bundan sonra yapmamız gereken lisan-ı hâl ile lisan-ı kâlimizi birbirine yaklaştırmak. Şikâyetlerimizi azaltıp onları hikâyet etmek yani yeni hikâyelere dönüştürmektir. Ülkemizi ve Dünya’yı tek başımıza kurtarmamıza gerek yok. Bu tür düşüncelerle vaktimizi ve enerjimizi tamamen sarf etmekten kaçınmamız gerekiyor düşüncesindeyim. Hepimizin etki ve yetki alanı belli. Bu etki ve yetki sınırlarımız dâhilinde ne yapabiliyorsak onu yapmaya başlamalıyız. İnsanın en çok etki edebileceği ve yetki sahibi olduğu kişi ise kendisidir. Öyleyse işe kendimizden başlayabilir ve şikâyet ettiğimiz şeyler üzerine yeni hikâyeler yazma yoluna gidebiliriz. Biz işe kendimizden başlayabilirsek, kendimizi değiştirme ve dönüştürme yoluna girebilirsek o zaman çevremizi de değiştirme ve etkileme umuduna sahip olabiliriz.

Serhat Uran sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin